Ercan Zirek | Buğday Tarlası ve Kargalar

Çıplak Kral | Pazar, Eylül 08, 2013 | | | | Yorum Yok
Vincent van Gogh | Buğday Tarlası ve Kargalar | Auvers-sur-oise, France | 1890
Birbirine geçmiş çizgiler, zıt renkler, siyah ve koyu mavinin beraber yer aldığı gökyüzü, karma karışık buğday tarlası ve özgürce uçuşan kargalar. Van gogh’un yaptıktan sonra intihar ettiği buğday tarlası tablosu. Bu tablo bir sanatçının kendinde ulaştığı son noktanın ta kendisidir. Bu resim bir delinin çizdiği saçma sapan bir karalama mı, bir ustanın ulaştığı mükemmel bir başyapıt mı? Tabi ki mükemmel bir başyapıt, bunda kuşku yok. Resme bakıp da coşkuyu ahengi hissetmemek mümkün mü? Koyu mavi ve sarıyı bu kadar güzel kullanan bir ressam daha var mıdır acaba? Kardeşi Theo’ya yolladığı son mektuplarından birinde Delagua’nın bir sözüne atıf yapar ve “nasıl resim yapmam gerektiğini gözlerimin görmediği, kulaklarımın duymadığı, nefesimin tükendiği zaman anladım” der. 

Kimsenin göremediği ama kendisinin çok iyi bildiği bir yolda hayatı pahasına taviz vermeden ilerleyerek dünya resim tarihini değiştirdi fakat zamanının da kurbanı oldu.  Kendi tabiriyle sanatı için yarı deli bir hale geldi. İntiharıyla kendini bitirdiğini sandı, ama olmadı. Yirmi yıl gibi bir süre sonra ebedi sonsuza adını kazıdı. Resimlerine kaba, özensiz, empresyonizmi beceremeyen, bunula birlikte onda başarısızlık duygusu uyandırıp akıl sağlığının bozulduğunu söyleyenler kesinlikle yanılıyorlar. Kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplar incelendiğinde bütün bu resimleri bilinçli bir farkındalıkla yaptığı ve ulaşmak istediği noktaya doğru yol aldığı görülür. Bu tabloda her şey yerli yerinde ve baktıkça bizi içine çeken bir coşku vardır. İfade edemediğimiz ama gözlerimizi de alamadığımız bir bağımlılık yaratır bizde  van gogh.

Alışılmış formların dışına çıkan, gösterişli renklerden ziyade yerli yerine konmuş şekillerin zeminle bütünleşmesini görürüz.  Dalgalanan buğdayların bereketiyle doyan kargaların da içinde bulunduğu atmosfer, ressamın içindeki kontrolsüz coşkunun bütünleşmesiyle oluşturulan bir andır buğday tarlası. Bu coşku ressamı tüketmiş olmalı ki resim bittikten sonra intihar etmiştir. Görüntüden öte görünenin özüne varan, parça parça bakıldığında bir şey ifade etmeyen, bütün halde bakıldığında da ne anlatmak istediğini ortaya koyan bir resimdir buğday tarlası.

Gülsüm Tayyaroğulları | Yedinci Adam

Çıplak Kral | Cumartesi, Eylül 07, 2013 | | Yorum Yok
Ara Güler | Yağ İskelesinde İş Bekleyen Hamallar | Eminönü / İstanbul | 1954
17. yüzyılın Hastalık hastası Argan'ı değil belki bahse konu kişi ve kişiler ama yine de stockholm sendrumuna yakalanmışların ki kadar vahim ve doğalarından gelen bi doğallıkla kraldan daha kralcı oldukları aşikar kişilerin farkında bile olmadan kendi tükürüklerinde dahi boğulmalarının pratiğidir bir bakıma bahse konu hikaye. Hikaye Avrupa'ya çeşitle sebeplerle göç eden her beş işçiden birinin haliyeti ruhiyesidir. Bir traktör alabilmenin sarı mersedeslerle tatilerde zengin köy ağası kıvamında dna'larındaki tüm sefilliği sildiğini sanan acizimsi ruhlar. Bazen göçersiniz. Öyle olması gerekmiştir. Fakat kalbinizden göçenlerin ruhunuzdan göçenlere ve gelip geçenlere artık anlatacak bi hikayesi bile kalmamıştır. Heryer göçük altında… Sesinizi duyan var mı?

Mehmet Çetin Taşçı | Halit

Çıplak Kral | Çarşamba, Mayıs 15, 2013 | | Yorum Yok
E.O. Hoppé | Leith Hill, Dorking, Surrey | 1925
Yolun başına dönmüş, aklın kalıbıyla bin bir gece uzamıştı rüya. Hep kaçmış, ansızın yakalanmıştı ve düşüncelerindeki gerginliği aslını kıstırmak için konuşlandırmış, ön bahçeye çıkmıştı. Bir ön bahçesi olduğunu bile bilmiyordu. Yeni kesilmiş kırlarda takla atmak istedi ama üstündeki bornozun bunun için uygun olmadığını fark edince gerisin geri eve doğru döndü. Kapıda gözlüklerinin büyüklüğü yüzünden gözleri evrenin başka bir köşesindeymiş gibi görünen yaşlı, tombul kadını görünce olduğu yere çöküp toprağı eşelemeye başladı. Her şey yavaş yavaş geriye gelmeye başlamıştı. Bir sürü emir kelimesini bir arada duydu ve bir patlama olmuş gibi kendini yere attı. Kulaklarını tıkamıştı. Gözlerini ise sımsıkı yummuştu. Karnına gelecek bir tekme bekliyordu ama karın bölgesindeki geniş yağ tabakasının onu koruyacağına emindi, en azından bölgedeki sinirleri hissizleştirebileceğini düşündü. Bu sırada tekme geldi, hiç bir şeyin o anlık yerini alamayacağı sonsuz bir acı ağıyla vücudunu sardı ve bir an sonra söndü. Aklına tek bir kelime geldi. ‘Sandalye.’ Aniden ayağa fırlamış ama her şey beynindeki ağır çekim sahne gibi gerçekleşmemiş, tekrar yüz üstü çimlere kapaklanmıştı. ‘Harika!’ diye düşündü. Yeni kesilmiş çimenlerin toprakla karışan keskin kokusu bir anlığına olduğu yeri çok daha başka bir yere, olması gerektiği yere çevirmişti. Sol alt kenarı düz bir çizgi şeklinde kırılmış yaprağa daha da yaklaştı elleri. Bu sefer ağırca ve dikkatliydi tüm hareketleri; çok az ulaştığı bir konsantrasyon seviyesindeydi ama bunun için kendisini zorlaması gerekmemişti. Her şey kokuyla beynine sıçramış ve onu bir anda rahatlamıştı. 

Kapının rüzgârla yavaşça açılıp sonra gerisin geriye kapandığında çıkardığı bütün takip eden sesleri dinledi. Ses derin bir gamı iniyordu, daha önce evrenin fark edilmeyen bir köşesindeymiş gibi ve birden bire geriye dönen kapının çarpılışıyla yeniden o anda orda oluşuyordu Halit bir kez daha. Tekrar ediş, anı tekrar tekrar oluşturan, yağlı göbeğini ve sarkmış erkek memelerinin ilerisinde, daha derin bir mekanizmaya bağlı olan, kendini ve kuşatan her şeyi bütün atomlarıyla birbirine konuşlandıran hayali üretiyordu. Bu hayale hayat diyorlardı. Aslında aslın korunan bütün tabakalarıyla ve maddenin gözbağıyla başka hayaller görüyorlardı. Baktıkları şey çoğunlukla kabuktan öteye geçmiyordu. Kabuk kurumuş deriydi ve içi kendisiyle koruyordu ama bu bakışın perdelerinden en basitini indiriyor, olanak ve olanaksızlığı aynı ev yapımı bomba paketine sığdırıyordu. 

Ömrün bebeklikle çocukluk arasındaki bölümünde öne sürülen oyuncaklardaki geometrik şekiller başka açılışlara yön veremeyecek kadar katıdır ve kalıbını bulmak zorundadır. İç kabuğa sığdırılmalı, akışkanlık hapsedilmeli, nesneler umulan yerlerine yerleştirilmeli ve tutsaklıklarından kurtulana kadar orada beklemeli, hayalin gücüne aktarılıp, sırılsıklam bir özgürlük duygusuyla kaplanmalı ve dalga dalga tutsaklığının bendine gerisin geri atılmalıydı.

Kapı rüzgârın ahengiyle anı metale aktardı, tekrar kendisine çekti beton, suskunluk tutkusuyla eve yayıldı. Evrenin tüm oluşumu yeni bir ana, eski görüntülerle tekrarlandı. Artık sandalyeye ulaşmak istemiyordu, insan yapımı nesneler bazen insanı rahatsızlık duygusuyla dolduruyordu, hele de bütün gününü bu nesneler etrafında geçirmek zorundaysan. Beklemek ve tekrar etmek yorucuydu; herhangi bir işte çalışmaktan çok daha fazla ve acı verici bir şekilde insanı zamandan kaçmaya zorlayabilir, evrende kendi dışında her şeyin ilerlediğini ama kendisinin anlamsız alışkanlıklar dışında bundan etkilenmediği bir vizyon yaratıp insanı hapsedebilirdi. Hayalin içinde hayal görmek genelde kullanılan bir savunma mekanizmasıydı. Zamana bağlı işler belirlenip aynı zaman aralıklarında tekrarlanabilirdi. Peki, amaç neydi? Amaç belirsizken yapılan işler başarıya ulaşsa da, rahatlama ve kendine güven hissinin yanında suçluluk duygusunun soru işaretini taşıyordu. İlk başlarda önemsiz görülüp arka plana atıldıklarında kendi kozalarına bürünüyor ve belirsiz bir zamanda oluşturacakları yırtıcı yaratığa dönüşmeyi sabırla bekliyorlardı. Kendine eziyet etmenin değişik merhalelerinden geçmişti, her seferinde bu kez kurtuluşa ereceği hayaliyle kendini kandırmış, ağır aksak başka insanların hayatlarına girmiş, onları da kendisiyle beraber uçurumun yanına kadar sürüklemişti. İşin garip yanı her seferinde diğerleri bunun farkında değilmiş gibi davranıp alışkanlıklarına, nesnelerine, rollerine bürünüyorlardı. 

Bir zamanlar bir kurtarıcı beklemişti, herhangi bir kurtarıcı, bir portakal sıkacağı kadar gereksiz ve iç rahatlatıcı bir şey,  ülkenin politik hanedanlıklarından birinin izini taşıyan öyle bir nesne ki, her şeyi tek kalemde geçebilecek kadar sade ve içten pazarlıklı. Tüm nesneler gibi onu, çıkardığı sesi dinledi. Kapanan kapının sesini duydu. Kendini fazla hırpalamamaya çalışarak ayağa kalktı.